13 Aralık 2009 Pazar

Bu yöntem 4 günde sigarayı bıraktırıyor


Sigarayı bırakmak için bazı hastanelerde bulunan ışın cihazı sayesinde, 4 gün 25'er dakikalık seanslara girenler, endorfin (mutluluk hormonu) salgıları yeniden başlatılarak sigara bağımlılığından kurtuluyor.
Kapalı mekanlara sigara içilmesinin tümüyle yasaklanması, son olarak da sigara paketlerinin üzerine, sigaranın yol açtığı zararları gösteren fotoğrafların konulması, sigarayı bırakmak isteyen kişilerin sayısını artırdı.

Yapılan araştırmaya göre de sigara içenlerin büyük bölümü, akciğer kanserinin en büyük nedeni olan sigaradan, öksürme, gıdaların gerçek lezzetini almama, diş sararması gibi şikayetler nedeniyle kurtulmak istiyor, ancak bağımlılık yapan nikotin nedeniyle sigaranın profesyonel yardım alınmadan bırakılması kişiyi oldukça zorluyor.

Uzmanlar, sigarayı bırakmanın tek başına ve klinik destek almadan gerçekleştirilmesinin son derece zor olduğunu, sigaradan tümüyle kurtulma konusunda kesin kararını vermiş kişilerin resmi ve özel hastanelerdeki sigarayı bıraktırma merkezlerine gitmelerini istiyor.

HİÇBİR ŞEKİLDE AĞRI VE SANCI YOK

Bazı hastanelerde bulunan ışın cihazı sayesinde, 4 gün 15'er dakikalık seanslara girenler, endorfin salgıları yeniden başlatılarak sigara bağımlılığından kurtuluyor. Bu işlem sırasında, kişi hiçbir şekilde ağrı ya da sızı hissetmiyor.

Konya Özel Nakipoğlu Hastanesi Başhekimi Dr. Kutsi Öncü, “Sigarayı bu yöntemle bırakmak çok kolay, ancak pek çok kişi bunu bilmiyor. Oysa 4 günde, 25 dakikalık seanslarımıza giren sigarayı yüzde 90 bırakıyor” dedi.

İKİNCİ SEANSTAN SONRA TİRYAKİYE SİGARA CAZİP GELMİYOR

Bu işlem için, sigaraya bir ayda ödenen kadar, yani çok cüzi bir ücret aldıklarını anlatan Dr. Öncü, şunları kaydetti:

“Pek çok kişi bu sigarayı bıraktırma yöntemini, bu yöntemle sigarayı bırakmış bir tanıdığından öğreniyor, bize öyle geliyor. Bu teknikle enfraruj ışınları vücudun akupunktura duyarlı 35 noktasına birden uyguluyoruz. Bu noktalardan ışınsal uyarıyla ara mesajcılar harekete geçerek, beyine, endorfin salgılaması talimatını veriyor. Böylece, tiryakinin aldığı nikotin nedeniyle artık vücuduna salgılanmayan endorfin hormonu, yeniden yoğun şekilde harekete geçiyor. Artık kişi, nikotinle değil vücudunun doğal olarak salgıladığı endorfin hormonuyla mutlu olmaya başlıyor. İşin güzel tarafı şu, nikotin ve endorfin birbirine adeta düşman. Vücut bu tedavinin 2. seansından itibaren mutluluk hormonu salgılamaya başladığı için, kişi sigaradan zevk almadığı gibi sigara artık bu kişiye cazip bir madde olarak gelmiyor.”

Bu yöntemin özellikle büyük şehirlerde bazı hastanelerde bulunduğuna işaret eden Dr. Öncü, sigarayı bırakmaya azmetmiş herkesin bu yöntemle hiç zorlanmadan nikotin bağımlılığından kurtulabileceğini, hem kendisi hem de ailesi için sağlıklı bir yaşama başlayacağını vurguladı.

Dr. Öncü, bu tedavinin tek şartının uygulamaya başlamadan önce kişinin 24 saat hiç sigara içmemiş olması gerektiğini, tedavi süresince ve sonrasındaki bir haftalık dönemde, vücuttaki sigara zehirinin hızla atılabilmesi için bol su içilmesi ve günde 3 kez 250 gram yoğurt tüketilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Okul öncesi eğitim neden önemli?


Yapılan çalışmalar okul öncesi eğitim alan çocuklarda okula devam oranlarının ve okul başarısının daha yüksek olduğunu göstermiştir.
Okul öncesi eğitimin çocuklar, aileler ve toplum açısından birçok faydası vardır. 0-6 yaş arasını kapsayan erken çocukluk dönemi çocuğun en hızlı geliştiği dönemdir. Beyin yapısı ve fonksiyonlarının gelişiminin üçte ikilik bölümü 0-4 yaş arasında tamamlanmaktadır. Erken çocukluk dönemindeki deneyimler beynin çalışma biçimi için belirleyicidir. Yapılan çalışmalar okul öncesi eğitim alan çocuklarda okula devam oranlarının ve okul başarısının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Okul öncesi eğitim sosyal ve duygusal gelişimi destekleyerek, yetişkinlik döneminde de kişilerin daha üretici ve verimli olmalarını ve sahip oldukları potansiyeli tam olarak kullanmalarını sağlar.

Çocukların gelişim özellikleri, bireysel farklılıkları ve yetenekleri göz önüne alan, sağlıklı bir biçimde fiziksel, duygusal, dil, sosyal ve zihinsel yönden gelişimlerini sağlayan, olumlu kişilik temellerinin atıldığı, yaratıcı yönlerinin ortaya çıkarıldığı, çocukların kendilerine güven duymalarının sağlandığı, ebeveyn ve eğitimcilerin etkin olduğu kaliteli bir okul öncesi eğitim programına katılan çocukların diğer çocuklara kıyasla gelecekte okul başarıları daha yüksek, sosyal ve duygusal, sözel, zihinsel ve fiziksel gelişim açısından daha yetkin olduklarını araştırmalar göstermiştir.


Okul öncesi eğitimin yararlarını kısaca şu şekilde sayabiliriz:

• Çocukların zeka puanlarında yükselme,
• Sınıfta kalma ve okul eğitiminden ayrılma oranlarında düşme,
• Çocukların beslenme ve sağlık durumunda iyileşme,
• Sosyal ve duygusal davranış gelişiminin daha ileri olması,
• Daha olumlu ebeveyn-çocuk ilişkisi,
• Yetişkinlikte kendine yeten, ekonomik kazanç potansiyeli yüksek bireyler olmak.

Bu yüzden bu dönemde çocuğun zihinsel ve bedensel olarak yeterli beslenmesi ve etkileşimde bulunabildiği, onun gelişimini destekleyen bir ortamda bulunması gerekmektedir. Erken çocukluk eğitimi insan gelişiminin başlangıç noktasıdır. Okul öncesi eğitim, çocukların ve ülkemiz insanının uzun vadede daha üretken, daha yaratıcı, sorun çözmede daha yetkin olmasını sağlar.

Okul öncesi eğitim çocuğu ilköğretime hazırlar mı?

İlköğretime hazır olmanın şartlarından biri çocuğun kendi yaşına uygun zihinsel gelişim düzeyine erişmesidir. Buna paralel olarak ilkokula başlayacak her çocuğun bazı temel becerileri kazanmış olması şarttır. Okul öncesi eğitim bu becerilerin kazanılmasında önemli bir rol oynar.

Okul öncesi eğitimin okula hazır olmayı sağlama açısından kazandırdığı becerileri şöyle özetleyebiliriz:

Sosyal olarak, çocuklar oyuncakları paylaşmanın yanında yetişkinin ilgisini, yiyecekleri paylaşmayı ve karşılıklı konuşmayı öğrenirler. Ayrıca yaşıtlarıyla çatışmaları ve ilişkilerde ortaya çıkan sorunları çözümlemeyi ve kendini nasıl ve ne zaman koruyacağını ve diğer çocukların hakkına saygı göstermeyi de öğrenirler. Bütün bunlar çocuğun ileriki yaşamında ortaya çıkan tüm sorunları çözmesine yardımcı olacak problem çözme becerilerinin artmasını sağlar.Duygusal olarak, kendi işlerini kendisi yapması, sorunları kendisinin halletmesi ve bazı kararları kendisinin vermesi sayesinde kendine güveni yükselir.

Anne-babadan ayrı kalabileceğini ve onların bulunmadığı zamanlarda da kendisine bakabileceğini görmek çocuğun öz güven ve bağımsızlık duygularını artırdığı gibi, kendi kendini avutma ve oyalama becerilerinin gelişmesine yardımcı olur.

Ayrıca toplu yaşamanın gerektirdiği sınırlara ve kurallara uymayı da anaokulunda öğrenirler. Fiziksel olarak kesme, yapıştırma, boyama, kalem kullanma gibi faaliyetlerin düzenli olarak yapılması sonucu ince motor becerileri gelişir.Ayrıca koşma, zıplama, fırlatma, tırmanma gibi kaba motor fonksiyonlarını da kullanır ve geliştirir. Zihinsel olarak, nesneleri eşleştirme, sınıflandırma, ölçme, gözlem yapma ve fikirler üretme gibi matematik ve bilim becerilerini kazanır. Canlandırma, taklit ve hayali oyunlar sayesinde hayal gücü gelişir. Arkadaşları ve öğretmenleri ile konuşmak dil becerilerini geliştirir.

Kitapları incelemek, boyama ve çizimler yapmak, arkadaşlarına mektup yazmak gibi faaliyetler de erken okuma ve yazma yetilerinin gelişmesine yardımcı olur.Ayrıca anaokulundaki faaliyetlerin dikkat ve konsantrasyon gerektirmesi çocuğun beyninin bu fonksiyonlarının gelişimine katkıda bulunur.Dikkat eksikliği sorunu ve öğrenme güçlüğü olan çocukların erken farkedilmesi ve okula başlamadan gerekli önlemlerin alınmasını sağlar. Tüm bunlar da okula hazır olması ve okul başarısı açısından önem taşır.

Okul öncesi eğitimine başlamak için en uygun yaş nedir?

Okul öncesi eğitim için hazır olma yaşı her çocuk için aynı değildir.
Genel olarak ana okuluna başlama yaşının 2-4 yaş arası olduğunu söyleyebiliriz.Gelişimsel olarak bazı çocuklar 2 yaşında, bazı çocuklar da 3-4 yaşında ana okuluna başlamak için hazır olabilmektedir.Annenin çalışması nedeniyle daha önceden anneden ayrı kalmaya alışık olan, ihtiyaçlarını konuşarak veya başka biçimlerde ifade edebilen, basit komutları izleyebilen, yürüme ve koşma gibi kaba motor fonksiyonları gelişmiş olan çocuklar hangi yaşta olurlarsa olsunlar, anaokuluna başlayabilirler.Konuşma, yeme, hırçınlık, saldırganlık, büyüklerden ayrılamama, aşırı hareketlilik gibi sorunları olan çocukların anaokuluna gitmeleri de özellikle tavsiye edilebilmektedir.











Çocuğu anaokuluna psikolojik olarak nasıl hazırlamak gerekir ? Onu nasıl motive edebiliriz?

Çocukların yeni ortamlara uyum yeteneği çok yüksektir. Ancak onun bu uyum yeteneğinin anne-babalar tarafınızdan engellenmemesi gerekir.
Aileler çocuklarını kreşe başlatma kararı verdiğinde, çocuktan önce anne-baba olarak kendilerinin buna gerçekten hazırlanması ve kararlarından emin olması gereklidir.

Anne-babalar çocuğun kreşe başlatma kararı konusunda ne kadar rahat olursa, çocuklar da, kendileri de o kadar az sorun yaşarlar. Anaokuluna başlamadan önce çocukla okul hakkında bol bol konuşmak, anaokullarında sıklıkla yapılan
faaliyetleri çocuğa yavaş yavaş tanıtmak önemlidir. Örneğin evde makasla kağıt kesmeye ve boya kalemlerine alışkın bir çocuk, anaokulunda da aynı kağıt ve boyaları görünce rahatlar. Anne-babaların çocuğunuzun önemli bir adım atmakta
olduğunu kabul etmeleri ve onu desteklemeleri önemli olmakla birlikte, farkında olarak
veya olmayarak, bu değişiklik konusunun üzerinde çok fazla durmaları, yaşayacağı değişikliği çok fazla vurgulamaları da çocuğun kaygısını artırabilir.

Küçük çocukların anne-babaların verdiği sözel olmayan sinyalleri okumakta usta oldukları unutulmamalıdır. Bu nedenle eğer anne-baba onu kreşe başlattığı için
suçluluk duyuyor ya da nasıl onu kreşe bırakıp çıkacağı konusunda endişe hissediyorsa, büyük olasılıkla çocukta bunu hissedecektir. Çocuğun kreşe rahat bir şekilde uyum sağlaması ve burada mutlu olması için öncelikle anne-babanın bu konuda kararlı, rahat ve emin davranması çok önemlidir.

Çocuğu kreşe gönderme kararı konusunda anne-baba ne kadar sakin ve emin davranırsa, çocuk da kendini o kadar güvende hissedecektir. Anne-babanın en ufak bir güvensizlik ya da tereddüdü ise çocuğun güvensizlik hissini ve kaygısını şiddetlendirecektir.

Çocuğu anaokuluna gönderirken karşılaşabileceğimiz zorluklar ve dikkat etmemiz
gereken noktalar nelerdir?

Anne-babasından hiç ayrı kalmamış çocukların anaokuluna başlamadan önce kısa süreli ayrılıklara hazırlanması faydalı olur.Hiç ayrılık yaşamamış çocuğun aniden farklı bir ortamda yalnız kalması endişe ve kaygıyı fazla hissetmesine neden olabilir. Bu nedenle çocuğun kısa süreli ayrılıklara alışması için önceden hafta sonu bir yakınına bırakılması, gün
içinde belli saatlerde evde ya da başka bir ortamda anneden ayrı biriyle kalması tavsiye edilir. Çok çekingen ve kendine güveni düşük çocuklar ve sınır ve kural tanımayan çocukların anaokuluna başlamasında değişik sorunlar yaşanır. Çekingen çocuklarda öğretmen yardımı olmadığında çekingenlik ve güvensizliğin artması gözlenebilir. Bu gibi durumlarda öğretmenle işbirliği yapılarak, çocuğun kendini ifade etmesinin sağlanması önemlidir.Sınır ve kural tanımayan çocukların da diğer çocuklara ve okul eşyalarına zarar vermesi sorunu yaşanabilir. Yine aynı şekilde öğretmenlerle işbirliği yapılarak, sınır ve kuralların bu çocuklara öğretilmesi sağlanabilir.

Çocuk anaokulundan korkuyorsa, neler yapmak gerekir?

Her yeni ortama girmenin çocuklarda ve yetişkinlerde belli düzeyde bir kaygı oluşturması doğaldır. Yukarıda belirttiğim şekilde çocuk önceden hazırlanarak bu kaygısını yenmesinde yardımcı olunabilir. Ancak anne-babanın farkında olarak veya olmayarak, bu değişiklik ve kaygının üzerinde çok fazla durması, kendilerinin de kaygılı olması çocuğun kaygısın artırabilir.Küçük çocuklar sözel olarak ifade etmeseler de, davranış ve mimiklerinden anne-babalarının neler hissettiğini çok iyi anlarlar. Eğer anne-baba çocuğu kreşe başlattığı için suçluluk ya da kaygı duyuyorsa, büyük olasılıkla çocuk da bunu
hissedecektir. Çocuğun kreşe rahat bir şekilde uyum sağlaması ve burada mutlu olması için
öncelikle anne-babanın bu konuda kararlı, rahat ve emin davranması çok önemlidir.

Çocuğu kreşe gönderme kararı konusunda anne-baba ne kadar sakin ve emin davranırsa, çocuk da kendini o kadar güvende hissedecektir.

Eğer çocuk annesinden ayrılmak ve anaokuluna gitmek istemezse, neler yapmak gerekir?

Her çocuk seçme şansı verilirse, doğal olarak annesi ile kalmak ister. Ancak çocuk kendisi için doğru olanı değerlendirme kapasitesine sahip değildir.Bu nedenle anaokuluna başlama gibi çok önemli bir kararının çocuğun anlık isteklerine bakılmaksızın anne-baba tarafından verilmesi gerekir. Çocuğun istemediği taktirde okuldan alınacağını bilmesi veya bunu sezmesi, okula uyumunu ve düzenli devam etmesinin sağlanmasını zorlaştırır, hatta bazı hallerde imkansız hale sokar.Bu nedenle, anaokulu ile ilgili önemli bir sorun ya da hastalık durumu olmadığı sürece okuldan ayrılmasının söz konusu olmadığı çocuğa anlatılmalıdır.

Anne-babasından hiç ayrı kalmamış çocukların anaokuluna başlamadan önce kısa süreli ayrılıklara hazırlanması faydalı olur. Hiç ayrılık yaşamamış çocuk, aniden farklı bir ortamda yalnız kalması endişe ve kaygıyı fazla hissetmesine neden olabilir. Bu nedenle çocuğun kısa süreli ayrılıklara alışması için hafta sonu bir yakınına bırakılması, gün içinde belli saatlerde evde ya da başka bir ortamda anneden ayrı biriyle kalması tavsiye edilir.

İlk birkaç gün çocuğun yeni ortama güven duyması ve aşinalık kazanması için öğretmenlerin önerileri doğrultusunda anne-baba anaokulunda belli bir süre kalabilir. Ancak bunun birkaç günü geçmemesi ve anaokuluna bırakırken anne-babanın vedalaşma süresini kısa tutması ve duygusal sahnelerden kaçınması önerilir.

Okul öncesi eğitimde çocuklar ne tip becerileri kazanır?

Çocuklar okul öncesi eğitim ile sosyal, duygusal fiziksel ve zihinsel birçok beceri kazanır ve geliştirirler. Sosyal olarak paylaşmayı, sıra beklemeyi, kurallara uymayı, karşılıklı
konuşmayı, oyun kurmayı, yaşıtları ile çıkan çatışmaları çözmeyi, kendini korumayı ve diğer çocukların haklarına saygı göstermeyi öğrenir.Yemek, uyku, tuvalet gibi özbakım becerilerini kazanmak, anne-babadan ayrı kalmak duygusal gelişimine katkıda bulunarak kendine güvenini artırır.Anaokullarındaki kesme, yapıştırma, boyama, kalem kullanma gibi faaliyetlerin düzenli olarak yapılması ise çocukların ince motor becerilerini geliştirir. Ayrıca koşma, zıplama, fırlatma, tırmanma gibi faaliyetlerle de kaba motor fonksiyonlarını kullanır ve geliştirir.Anaokulundaki nesneleri eşleştirme, sınıflandırma, ölçme, gözlem yapma ve fikirler üretme gibi çeşitli faaliyetler çocuğun matematik ve bilim becerilerinin gelişmesini
sağlar.Canlandırma, taklit ve hayali oyunlar sayesinde hayal gücü gelişir. Arkadaşları ve öğretmenleri ile konuşmak dil becerilerini geliştirir.Kitapları incelemek, boyama ve çizimler yapmak, arkadaşlarına mektup yazmak gibi faaliyetler de dikkat ve konsantrasyonun artmasına ve erken okuma ve yazma yetilerinin
gelişmesine yardımcı olur.Anaokulu çocuğun yaratıcı yönlerini ve ilgi alanlarını ortaya çıkarmak açısından da önem taşır.

Çocuk beslenmesinde 3 önemli kural




Okul çağı çocuklar büyüme ve gelişme döneminde olduklarından, günlük ortalama almaları gereken kalori miktarı ve alacakları besinlerin dengesi büyük bir önem taşıyor.

Fast food, tuz ve abur cuburu azaltın

Okul çağı çocuklar büyüme ve gelişme döneminde olduklarından, günlük ortalama almaları gereken kalori miktarı ve alacakları besinlerin dengesi büyük bir önem taşıyor. Çocukluk çağındaki beslenme yetersizliği ve dengesizliği ise çeşitli sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak, çocuklara evde ve okulda iyi bir beslenme planı yapılmasının önemine değinirken, tuz alımı ve fast food tarzı beslenmenin kısıtlanmasını, abur cubur tüketilmesinin azaltılmasını öneriyor.
Çocukların yeterli ve dengeli beslenmesi için bütün yiyecek gruplarından, belirli miktarlarda yemesi gerekiyor. Günlük beslenme piramidinin şöyle dengelenmesinde yarar var:

- Günlük enerji ihtiyacının yüzde 55-60’ı karbonhidratlardan
- Yüzde 15-20’si proteinlerden
- Yüzde 30’u ise yağlardan (yemeklere ilave edilen yağların eşit miktarlarda karıştırılmış olarak, zeytinyağı, soya ve mısırözü gibi bitkisel yağlardan oluşturulması gerekiyor)

Çocuklarda Omega 3 ve Omega 6 gibi yağ asitleri, çocuklarda göz ve beyin gelişimini, bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesini ve kalp-damar hastalıkları riskinin azalmasını sağlıyor. Bunun için çocukların lahana, brokoli, karnabahar, semizotu ve tüm yeşil yapraklı sebzelerle, balık, ceviz, fındık, badem gibi yiyecekleri diğer besinlerle birlikte düzenli tüketmeleri gerekiyor. Anneler çocuklarının günde ne kadar kalori tüketmeleri gerektiğini merak ediyor. Şengül Sangu Talak, çocukların harcadıkları günlük enerji miktarlarının fiziksel aktivitelerine göre değişeceğini söylüyor.

Günlük kalori miktarları şöyle değişiyor:

- Dört-altı yaş grubu çocuklarda ortalama 1800 kalori kcal/gün
- 9 – 12 yaş erkek çocuklarında 2100 kcal/gün
- Kız çocuklarında ise 1700 kcal/gün

Çocuğun günlük enerji ihtiyacının, düzgün öğünler şeklinde ve her besin grubundan belirli miktarlardan bir arada yedirilmek koşuluyla sağlanmasının mümkün olduğuna değinen Şengül Sangu Talak şunları söylüyor:

“Tek tip gıda alımı zararlıdır. Günde bir yumurta, bir-iki kibrit kutusu kadar peynir, iki-üç köfte, 500 mililitre süt veya yoğurt, iki porsiyon sebze, iki-üç porsiyon meyve, 10–12 porsiyon ekmek veya grubundan (1 porsiyon ekmek yerine, iki yemek kaşığı pilav, makarna, bulgur yenilebilir. Bir kase çorba, bir dilim börek tüketilebilir) gıdaların alınması sayesinde, günlük öğünde tüketilmesi gereken besin grupları dengelenmiş oluyor.”

KAHVALTIYI ATLAMAK, ABUR CUBURU SEVDİRİYOR

Anneler okul döneminde çocuklarının beslenmesi konusunda, evde kurdukları düzen ve okul kantinlerindeki sağlıksız gıdaların tüketilmesi sorunu arasında sıkışıp kalıyor. Şengül Sangu Talak, okul çağı çocuklarının sağlıklı beslenmeleri konusunda şu önerilerde bulunuyor:

 Okul kantinlerinde satılan cips, şekerleme, çikolata, bisküvi, poğaça, kek gibi gıdaların esas yemek yerine ve çok miktarlarda yenilmesini engelleyin.

 Bu nedenle çocuğunuza verdiğiniz cep harçlığını bu yanlış seçimlerden bolca yapmasına engel olacak şekilde ayarlayın.

 Beslenmesinde, meyve, ayran, süt, kuru üzüm, kuru kayısı, fındık, ceviz gibi yararlı, vitamin, protein ve kalsiyum içeriği yüksek yiyecekler bulundurun.

 Kahvaltı, bu yaş grubu için günün en önemli öğünüdür. Uzun süren açlıktan sonra enerji ihtiyacının karşılanmasında, vücut için gerekli besin öğelerinin günün ilk saatlerinde vücudun en fazla ihtiyaç duyduğu dönemde vücuda dengeli bir şekilde alınmasında, kan şekeri düzeylerinin dengelenmesinde, böylece dikkatin derse yoğunlaşmasında, güne daha dinamik başlamalarının sağlanmasında etkili olduğundan kahvaltının yapılmasına çocuklarınızı özendirin.

 Tüm bunlardan dolayı; çocuğun enerji deposunu dolduracak, proteinden zengin gıdaları tercih edin.

 Sürülebilen çikolata, bal, reçel gibi tatlılar yerine kan yapıcı ve kemik gelişimi için kalsiyum içeren pekmeze kahvaltıda yer verin.

 Genellikle hafta sonu tüketilen yumurta sayıca gerektiğinden az yenir. Oysa yumurta yüzde yüz emilebilen en kaliteli protein kaynağıdır ve kan yapıcıdır. Yanında çay içilmesi demir emilimini engeller, ayrıca çok fazla kaynatılması da besin değerini düşürür.

 Kahvaltılara az miktarda ilave edilen domates, salatalık, maydanoz gibi vitamin ve posa içeren sebzeler iştah açıcı ve barsak çalıştırıcıdır. Kahvaltıda sadece ve sürekli mısır gevreği+süt alımı belki pratiktir ama sakıncalıdır.

 Okulda verilen alternatifler sağlıklı beslenme alışkanlığının kazandırılmasına yönelik olarak seçilmelidir. Okul kantinlerinde taze meyve satılabilir, dengeli hazırlanmış sossuz sandviçler verilebilir. Ayrıca okulda hazırlanan alternatiflerin hazırlama koşullarının hijyenik olması bu çağ çocukların sağlığı için ayrı önem taşımaktadır.

KAHVALTI ALTERNATİFLERİ

Birinci alternatif:
Mısır veya yulaf gevreği, kuru üzüm veya 2-3 kuru kayısı, 6-8 adet fındık kırığı veya 2 ceviz
1 kivi veya 1/2 muz, süt veya yoğurt.

İkinci alternatif:
1–2 dilim ekmek, 1 tatlı kaşığı pekmez veya bal, 1 yumurta, 1bardak taze meyve suyu

Üçüncü alternatif:
Kaşarlı tost, 5 adet zeytin, 1 bardak süt, domates

Dördüncü alternatif:
Omlet, bir bardak taze meyve suyu, 1-2 dilim ekmek, 1 tatlı kaşığı pekmez veya reçel veya marmelat

Beşinci alternatif:
1 Su bardağı süt, 1 muz, cevizli meyveli kek

ARA ÖĞÜN ALTERNATİFLERİ

1. 1 elma +5 bisküvi
2. Meyve suyu +poğaça
3. Süt + kek
4. Kuru kayısı+1 avuç fındık
5. 1 meyve+ ceviz

Çocuklarda bademcik ve geniz eti problemleri


Çocuğunuzdaki bademcik ve geniz eti sorununu hafife almayın! Her çocukta olur deyip geçilen bademcik ve geniz eti rahatsızlıkları çocukların psikolojisini, sosyal hayatını, okuldaki başarısını bile olumsuz etkileyebiliyor.
KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, çok sık karşılaşılan bu sağlık sorunu ile ilgili neler yapılması gerektiğini bakın nasıl anlatıyor...

Çocukluk çağının önemli ve sık tekrarlayan rahatsızlıklarından geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları, kimi zaman yatakta geçirilen sıkıntılı günlere neden oluyor. Kulak Burun Boğaz (KBB) Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ve bademcik sorunlarının hastanın günlük yaşantısını etkilediği gibi okul çağındaki çocukların başarısının da ciddi oranda etkilediğini, karşımıza ciddi bir sosyal ve eğitim sorunu olarak çıktığını belirtiyor.

Yaşanan bu sağlık sorunu ile ilgili yapılması gerekenler konusunda bilgi veren Dr. Şeneldir, miniklerin korkulu rüyası haline gelen geniz eti ve bademcik rahatsızlıkları nedeniyle çocuklarda burun tıkanıklığından, gündüz yorgunluk hissi ve baş ağrısına, horlamadan uykuda nefes kesilmesine, davranış bozukluklarından hiperaktiviteye kadar birçok sorun yaşanabildiğini ifade etti. Dr. Şeneldir, bu rahatsızlığın, yalnızca sağlık açısından değil psikolojik açıdan da sıkıntı yaratabildiğini vurguladı.

Kalp romatizmasına bile yol açabiliyor!

"Geniz eti ergenlik sonrası gerileyen, bademcik ise daha çok 3-10 yaş arasında görülen bir rahatsızlık olma özelliğine sahiptirler ve vücudun bağışıklık sisteminde görev alırlar."

diyen KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, buna rağmen bademcik ve geniz eti operasyonlarının neden yapıldığı ve bademciklerin neden ameliyatla alındığının en büyük merak konusu olduğuna değindi. Dr. Şeneldir, bu konuya şöyle açıklık getirdi: "Sağlıklı olmayıp işlevini yerine getiremeyen bademcikler, vücudu dışardan giren mikroplara karşı savunmak yerine sürekli iltihaplanarak, bırakın vücudu savunmayı, aksine vücut için mikrop kaynağı oluşturmaktadırlar. Daha da önemlisi, çok sık geçirilen bademcik iltihapları sadece o bölgeyi etkilemekle kalmayıp; kalp, eklem ve böbrek romatizması için de önemli bir risk oluşturmaktadır."

Bu konuda başarılı çalışmalara imza atan Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ve bademcik hastalıklarının tedavisinde öncelikli olarak ilaç tedavisi uygulanması gerektiğini, uygulanan ilaç tedavisine rağmen sonuç alınmayan durumlarda ise cerrahi yola başvurulması gerektiğinin altını çizdi.

Geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar vermeliyiz?

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir, geniz eti ameliyatına hangi durumlarda karar verilmesi gerekenler konusunda ebeveynleri şöyle bilgilendirdi:

- Ortaya çıkan geniz eti iltihapları çocuğun sık tekrarlayan orta kulak iltihabı geçirmesine sebep oluyorsa,

- Geçirilen geniz eti iltihapları kronik orta kulak enfeksiyonlarına yol açmışsa,

- Senede 5 veya daha fazla sayıda geniz eti iltihabı geçiriliyorsa,

- Ağzı açık uyuma, gündüz ağzı açık dolaşma, burun tıkanıklığı ve horlamaya yol açan geniz eti büyüklüğü varsa,

- Uykuda nefes kesilmelerine sebep olan geniz eti büyümesi varlığında geniz eti ameliyatı yapılmalıdır.

Bademcik ameliyatı şu durumların herhangi birisinin olması durumunda gereklidir:

- Sık bademcik iltihabı geçiriyorsa (senede 5 veya daha fazla sayıda),

- Uykuda horlama ve nefes kesilmesine sebep olacak kadar sorun çıkaran büyük bademciklerin varlığında,

- Çocuğun havale geçirmesine sebep olan sık bademcik iltihapları oluşuyorsa,

- Beslenme bozukluğu ve kilo kaybına yol açıp büyüme gelişmeyi bozacak kadar büyük bademciklerin varlığında,

- Erişkinlerde tüm tedavilere rağmen geçmeyen bademcik taşı ve ağız kokusu varlığında,

- Geçirilen bademcik iltihapları kalp, eklem ve böbrek romatizmasına yol açmışsa.

KBB Uzmanı Dr. Süreyya Şeneldir'in belirttiğine göre, bahsedilen bu sıkıntılar yaşandığı takdirde bademcik ve geni ameliyatına gerek olduğuna kadar veriliyor. Bademcik ameliyatlarında teknolojik gelişmelerin sayesinde artık yeni yöntemler kullanılıyor. Thermal welding sistem denilen ve ameliyat sırasında dokulara verilen termal hasarı minimuma indirmeyi hedefleyen bu yeni yöntem sayesinde bademcik ameliyatları klasik yöntemlere oranla çok daha kansız geçiyor, kısa sürüyor ve termal hasarın minimuma inmesi, ameliyat süresinin kısalması gibi avantajları sayesinde ameliyat sonrası dönemde ağrı da büyük ölçüde azalıyor. Çocuk sadece birkaç gün içerisinde iyileşiyor ve kısa sürede okul yaşantısına geri dönebiliyor.

Diyabet bunama riskini artırıyor


Yapılan araştırmalar diyabetin bunama riskini yüzde 63 oranında artırdığını gösteriyor. Bu nedenle henüz kesin tedavisi bilinmeyen Alzheimer’da risk faktörlerini düşürmek için öncelikle kan şekerini kontrol altında tutmak gerekiyor.



Dünya genelinde global bir salgın olarak ilerleyen diyabetle ilgili çalışmalar devam ettikçe ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Dikkat çekici araştırmalardan biri de diyabet ve Alzheimer ilişkisi üzerine kurulu. Peki bu iki hastalık arasında nasıl bir bağlantı bulunuyor? Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Türker Şahiner’in verdiği bilgiye göre, kılcal damarlardaki daralmaya bağlı olarak ortaya çıkan damarsal bunama, tüm bunama nedenleri arasında Alzheimer hastalığından sonra ikinci sırada yer alıyor.

Damarsal bunama hastalarında kılcal damarlar tıkandığı için hiçbir klinik belirti vermeden sinsi bir şekilde bellek yitimi gerçekleşiyor. Damarların tıkanmasını sağlayan nedenler arasında ise, damarsal tıkanmanın tüm risk faktörlerinin yanında kan şekeri yüksekliği ve yüksek tansiyon ilk sırada yer alıyor.

Günümüzün tartışması ise damarsal bunamada olduğu gibi aynı risk faktörleri Alzheimer hastalığı içinde geçerli midir? Yani kan şekeri yüksekliği Alzheimer oluşumuna etki ediyor mu? Alzheimer hastalığının gelişmesinde diyabetin de rol aldığını kabul edenlerin sayısının giderek arttığını söyleyen Prof. Şahiner, “Son yıllarda bu varsayıma yönelik bilimsel araştırma verilerine göre kan şekeri yüksekliği bunama riskini artırmaktadır” diye konuşuyor.

Bilimsel çalışmalar devam etse de henüz diyabetin hangi mekanizmayla bunamayı artırdığı tam olarak bilinmiyor.

Diyabet Alzheimer gelişme hızına da etki ediyor

Son olarak bu ilişkiye yönelik heyecan verici sonuçları olan bir çalışma İsveç Uppsala Üniversitesi’nden 2009 yılı Ağustos ayından yayımlandı. Bu çalışmada uzun süreli glukoz metabolizması, insülin salınımı ve etkinliğini ile Alzheimer hastalığı ve damar tıkanıklığına bağlı bunama ile ilişkisi incelenmiş. Ortaya çıkan ilginç sonuçlara göre; 1990 ile 1995 yılları arasında bunaması olmayan 71 yaşında 1125 erkek bireyde oral glukoz yükleme testi ile birlikte insülin düzeyleri ölçülmüş. Daha sonra bu kişiler 12 yıl boyunca sağlık açısından izlenmiş. Toplam 257 bireyde bunama veya bellek bozuklukları görülmüş. Bu 257 hastanın 81’i Alzheimer, 26’sı damarsal bunama tanısı almış.

Hastaların kan basıncı farkları, vücud kütle indeksleri, kolesterol düzeyleri, sigara içmeleri ve eğitim düzey farklılıkları göz alınarak yapılan hesaplamalar “glukoz yükleme sonrasında düşük insülin salınımı” gösteren hastaların Alzheimer riskinin yükseldiği görülmüş. Damarsal bunama hastalarında bu riskin daha da arttığı görülmüş.

Prof. Dr. Türker Şahiner’in verdiği bilgiye göre, diyabet ve Alzheimerle ilgili bir başka dikkat çekici nokta ise diyabetli kişilerde bellek çok daha hızlı şekilde bozuluyor. Yapılan bir başka araştırmada ise diyabet Alzheimer’a zemin hazırladığı gibi hastalığın seyrini de hızlandırdığına dikkat çekiliyor.

Prof. Dr. Türker Şahiner yakın zamanda yapılan çalışmaların diyabet ve bunama ilişkisini çok net ortaya koyacağını belirterek, “Bu nedenle henüz kesin tedavisi bulanamayan Alzheimer hastalığı için risk faktörlerini düşürmek istiyorsak öncelikle kan şekerimizi kontrol altında tutmalıyız. Böylelikle yakın gelecekte ümit verici tedavi seçeneklerini kullanma şansını yakalayabiliriz.”

Diyabetin Türkiye’de ve dünyada görülme sıklığı

Diyabet, dünya genelinde global bir sağlık sorunu olarak kabul ediliyor. Her geçen gün sıklığının artmasıyla birlikte başka kronik hastalıklara neden olabilmesi hastalığın önemini artırıyor. Yapılan araştırmalar, dünya genelinde150 milyon diyabetlinin bulunduğunu gösterirken, bu sayının 2025 yılında 300 milyonu aşacağı tahmin ediliyor.

Anadolu Sağlık Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları ve Diyabet Uzmanı Dr. Mithat Bıyıklı, Türk toplumunda diyabet görülme oranının %7.2 olduğu ve diyabetin ortaya çıkmasında çok önemli olan glikoz tolerans bozukluğu yani gizli şekerlilerin oranının ise % 6.7 olduğuna dikkat çekiyor.

Diyabette ulaşılması gereken kan şekeri hedefleri

Kan şeker düzeylerindeki hedefler, tedavide en kısa sürede ulaşılması gereken rakamları yansıtıyor. Kan şekeri değerlerinin uluslararası klavuzlarda belirlenen güvenli aralığa çekilmisi gerektiğini söyleyen Dr. Mithat Bıyıklı, ulaşılması gereken hedefleri şöyle ifade ediyor;

“Hastanın gerek laboratuvarda kan testleri kontrollerinde, gerekse evde kendi şeker ölçüm cihazı ile yapacağı ölçümlerde; sabah-öğle-akşam yemeklerinden önce açlık kan şekeri değerinin 80-110 mg/dl arası olması gerekir. Açlık kan şekeri kadar önemli olan, bir başka değer de tokluk kan şekeridir. Yine her üç ana öğüne ait yemeğe başladıktan iki saat sonra bakılan tokluk kan şekerinin 80-140 mg/dl arası olması beklenir.
Diyabet tedavisinde kan şekeri yüksekliği kadar düşüklüğü yani hipoglisemi de önemle üzerinde durulan bir konudur. Kan şekeri ölçümlerinde 80 mg/dl’yi alt sınır kabul ederiz. Sonuçlar 60-80 mg/dl arası değerlerde ise birtakım sorunlara neden olabilecek hipoglisemi riskine karşı tedbir alırız. Hastanın ilaç dozlarını yeniden ayarlarız ve diyetini gözden geçiririz. 60 mg/dl altında hipoglisemi değerleri, riskli değerler olarak kabul edilir ve acil şeker yükseltici tedbirler almayı gerektirir.

Eğer açlık kan şekeri 110 mg/dl’nin, ikinci saat tokluk kan şekeri de 140 mg/dl’nin altındaysa hastanın ‘Hemoglobin A1c’değerlerine bakılır. Kan şekerine ait son ve en önemli hedef olarak kabul edilen A1c’nin önemini hastalara anlatmak için “Bu sizin karne notunuzdur!”diyoruz. Çünkü A1c testi hastanın son üç aylık kan şekeri değerlerin ortalamasını yansıtır. Bir anlamda tedavinin kan şekeri düzeyi açısından başarısını gösteren ‘Hemoglobin A1c’ Testi’nin %6.5 değerinin altında sonuç vermesi beklenir.”

Otoriter bir baba mısınız?


Otoriter babalar esas olarak komuta ve kontrol odaklıdır ve negatif bir yaklaşım gösterme eğilimindedirler. Otorite sahibi babaların beş temel özelliği ise şunlardır.


Otorite sahibi babalık (ve annelik elbette) kontrol (aşırıya kaçtığında otoriterliğe gider) ve desteklemeyi (aşırıya kaçtığında aşırı izin verici tutuma gider) birleştiren farklı bir yaklaşımdır. Otorite sahibi babaların beş temel özelliği ise şunlardır:

Otorite sahibi babalar çocuklarına karşı sıcak ve destekleyicidir ve olumlu davranışlar için model oluştururlar. Çocuklarla yakın ilişki kurmak ve onlarla ortak amaçlar belirlemek üzere çocukların olumlu yönlerini görürler. Otoriter babalar ise esas olarak komuta ve kontrol odaklıdır ve negatif bir yaklaşım gösterme eğilimindedirler.

Otorite sahibi babalar net sınırlar ve beklentiler oluştururlar. Aşırı izin verici babalar genellikle ilişkiler açısından güçlüdürler ancak iş net standartlar oluşturmaya ve bunları korumaya geldiğinde kararsız kalırlar. Kendi sınırlarını tanımlama sorumluluğunun çocuklara bırakılması ise son derece olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir.

Otorite sahibi babalar çabuk çözümler yerine uzun vadeli bakış açısına sahiptir. Bu nitelik babalara, çocukların sürekli değişen ihtiyaçlarına uyum göstermelerinde yardımcı olur. Otoriter babalar yönetilmesi kolay küçük çocuklarda sorun yaşamayabilirler, ancak daha büyük çocukların artan istekleri ve bağımsızlık ihtiyacı babaların esneklik gösterebilmesini gerektirir. Aşırı izin verici babalar ise küçük çocuklarını üzüntüden korumaya çalışırken, aslında onları hayatın ileriki yıllarında çok işine yarayacak olan, zorlukları yaşayarak öğrenme fırsatından mahrum bırakabilirler.

Otorite sahibi babalar, iyi bir insan olmanın anlamını yansıtır ve aktarırlar. Saygı, ahlaklı davranma, şefkat ve diğer erdemleri öğretmede her üç babalık tipi de başarılı olabilir, ancak otorite sahibi babalar çocukların örnek alabileceği daha dengeli bir yaklaşım sunarlar.

Otorite sahibi babalar çocuğun ruhsal ve manevi yönden gelişimini de destekler ve yol gösterici olurlar. Ancak çocuğu kendisi ile aynı inançlara sahip olmaya zorlamazlar, bunun yerine kendi yolunu bulmasına yardımcı olurlar.

Peki sizin “babalık stiliniz” ne?

Yukarıdaki beş özellikten sizi en fazla zorlayan özellik hangisi? Babalık stilinizi saptamak ve olası eksiklerinizi gidermek için girişimde bulunmanıza yardımcı olacak birkaç öneri:

Babalık “stilinizi” başka bir baba ile tartışın. Sizce otorite sahibi mi, otoriter mi , aşırı izin verici bir baba mısınız? Stiliniz farklı durumlarda değişiyor mu?

Evde tansiyon yükseldiğinde nasıl bir babalık stili sergilediğiniz konusunda eşinizin yorumlarını alın. Böyle durumlarda kontrolü siz mi ele alıyorsunuz, ortamdan kaçıyor musunuz yoksa sakin bir şekilde konuya dahil mi oluyorsunuz?

Düşünün bakalım, çocuğunuzun öğretmenlerinin isimlerini sayabiliyor ve çocuğun günlük ders programını biliyor musunuz? Dönem bitmeden ona nasıl yardımcı olabileceğinizi çocuğunuza sorabilirsiniz.

Uzman doktorlardan doğum sonrası kilo verme, spora başlama ve sağlıklı beslenme rehberiniz...

Memorial Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Gökçe Günbey, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Remzi Aydın ve Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Şefika Aydın, “Doğum Sonrası Kilo Verme” hakkındaki sorularımızı yanıtladı.

HAMİLELİK DÖNEMİNDE KİLO ALMA ORANI NE OLMALIDIR?

Op. Dr. Remzi Aydın: Klasik olarak "hamilelik dönemi boyunca 8 ila 12 kilo alımı normaldir" dense de, Her kadının hamilelik öncesi kilosu, metabolizması ve risk faktörleri farklı olduğundan standard bir limit koymak doğru değildir. Her kadın için bireysel olarak hesaplanmalıdır. Örneğin gebelik öncesi 90 kg olan ve şeker hastalığı riski taşıyan bir gebe için bu 6 - 9 kg olabileceği gibi, çok zayıf hamile kalan için 15 - 17 kilo bile sorun olmayabilir.

DOĞUM SONRASINDA HASTALARIN KİLOLARIYLA İLGİLİ SAPLANTILARI OLUYOR MU?

Op. Dr. Remzi Aydın: Kadınların tabii ki fiziksel görünümleri ve kiloları ile ilgili kaygıları her zaman vardır ve olmalıdır da! Bu kendi vücudunu beğenme duygusunu beraberinde getirir. Bununla beraber gebelik döneminin çok özel ve geçici bir dönem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır ve bu dönemde klasik güzellik ölçütlerinin geçerli olamayacağı bilinmelidir.Unutulmamalıdır ki bu dönem geçicidir ve bu dönemin sonunda çifti büyük bir ödül beklemektedir!

DOĞUMUN HEMEN SONRASINDA ZAYIFLAMAYA BAŞLAMAK KADINI NASIL ETKİLER?

Op. Dr. Remzi Aydın: Doğumla beraber 4-6 kg arasında kilo kaybedildikten sonra, eğer doğru bir beslenme rejimi uygulanırsa düzenli bir şekilde ayda 1- 2 kg arasında verilebilir. Unutulmamalıdır ki çok az kalori almak hem loğusa sağlığı için zararlı olabilir, hem de sütün azalmasına yol açabilir.

ANNENİN DOĞUMUN HEMEN SONRASI DÜŞÜK KALORİLİ DİYETLER YAPMASI DOĞRU MUDUR?

Uz. Dr. Gökçe Günbey: Yeterli ve dengeli beslenme ile anne hem kendi fizyolojik gereksinimlerini karşılamakta, hem de bebeğinin fizyolojik ve psikolojik açıdan gereksinimi olan anne sütünün yeterli miktarda üretilmesini sağlamaktadır. Bu dönemde annenin hem kendi sağlığı, hem de bebeğinin sağlığı açısından daha çok enerji, protein, vitamin ve mineral alması gerekmektedir.

Emziren annelerin, emzirme dönemi boyunca günlük enerji gereksinimlerine en az 500 kalori ilave edilmesi gerekmektedir. Gebelik döneminde normalden fazla kilo alan ve gebelik öncesinde de fazla kilolu olan annelerin emzirme döneminde vitamin ve mineral alımına dikkat ederek ayda 2 kilo kadar zayıflamasında bir sakınca olmadığı ve bunun süt üretimini olumsuz etkilemediği bildirilmektedir.

Ancak emzirmenin herhangi bir döneminde günde 1500 kaloriden daha düşük diyetler asla uygulanmamalıdır. Bu seviyenin altındaki enerji alımlarının süt üretimini bozmasının yanı sıra diğer besin öğelerinde de yetersizliğe yol açabileceği bilinmektedir.

ANNENİN BESLENMESİ SÜTÜN KALİTESİNİ ETKİLER Mİ?

Uz. Dr. Gökçe Günbey: Anne sütünün kalitesi annenin yediği gıdalardan direkt olarak etkilenmemekle birlikte, sütün miktarı annenin aldığı sıvı gıdalarla ilişki gösterebilmektedir. Anne sütünün % 80’den fazlası sudan oluşmaktadır. Bu nedenle süt miktarının yeterli olabilmesi için annenin günde en az 3 litre sıvı gıda alması gerekmektedir.

Vejetaryen diyet ile beslenen annelerde protein ve bazı vitamin eksiklikleri görülebilmekte, bu eksiklikler takviye edilmediğinde bebekte de eksikliklere yol açabilmektedir. Ayrıca annenin diyetinin kalsiyumdan fakir olması durumunda, kalsiyum anne kemiğinden alınıp süt üretimine katılmaktadır. Bu durum hem anneyi, hem de bebeğin gelişimini olumsuz olarak etkilemektedir. Emzirme döneminde annenin iyot gereksinimi de normale göre artış göstermektedir. Özellikle guatr vakalarının fazla görüldüğü bölgelerde, bebekte ve annede eksiklik olmaması için iyot gereksinimi mutlaka karşılanmalıdır. Sonuç olarak diyebiliriz ki; vitamin, mineral, protein, yağ ve karbonhidratlardan oluşan yeterli ve dengeli beslenme hem anne, hem de bebek sağlığı açısından vazgeçilmezdir.

DOĞUM YAPAN ANNELER FAZLA KİLOLARINI NE ZAMAN VERMEYE BAŞLAYABİLİR?

Dyt. Şefika Aydın: Anne sütü alan çocuk ilk 3-4 ayda normal bir gelişim göstermektedir. Dört aydan sonra büyüme hızı yavaşlamaya başlamaktadır. 6. aydan sonra da ek besin verilmeye başlanmaktadır. Ülkemizde annelerin çoğunlukla çocuklarını 1,5- 2 yaşına kadar emzirdikleri bilinmektedir. Gebeliğinde fazla kilo alan anneler hamileliğin ilk 4 ayını atlattıktan sonra toparlanma dönemi sonrası diyet yapmaya başlayabilirler.


KİLOLARI NE KADAR SÜREDE VERMELİLER?
SPORA NE ZAMAN BAŞLANABİLİR?
BESLENME ÖNERİLERİ NELERDİR?

KİLOLARI NE KADAR SÜREDE VERMELİLER?

Dyt. Şefika Aydın: Yapılan çalışmalarda hamilelik sonrasında haftalık 0.5kg kilo kaybı annenin gereksinimlerini azaltmamakta ve süte her hangi bir etkide bulunmamaktadır. Annenin aylık vermesi uygun görülen kilo 2’dir. Toplam süreç annenin fazla kilosuna bağlıdır. Gebeliğinde 15 kilonun üzerinde alan anne ile gebelik döneminde 9-12 kg alan annenin kalan kilosunu verme süresi kişiden kişiye değişmektedir. Fakat fazla kilolarda süreci daha uzuna yaymak kiloyu korumanın en önemli adımıdır. Hızlı verilen kilo annede kas kaybına sebep olur.

Yorgunluk, baş ağrısı, kan şekerinin düşmesi, stres, ağız kokusu kemik minerilizasyonunda azalma gibi birçok sağlık problemleri oluşturmaktadır.

“EMZİRMEK” FORMA GİRMEK İÇİN ETKİLİ MİDİR?

Op. Dr. Remzi Aydın: Emzirmek eylemi anne için yoğun bir metabolizma artışı demektir. Bu hem bebeğe verilecek sütün içindeki maddelerin kalorisi, hem de emzirme eylemi için harcanan kalori demektir. Bu kalori harcamaları tabii ki annenin forma girişini hızlandırabilir. Sadece dikkat edilecek nokta anne sütünü çoğaltabilmek için bilinçsizce kalori alışında artışa yol açmamaktır. Yoksa süt verildiği sürece forma girmek bir yana daha da fazla kilo alımına yol açılabilir.


DOĞUMDAN NE KADAR SONRA SPORA BAŞLANABİLİR?

Op. Dr. Remzi Aydın: Normal doğum sonrası eğer dikiş yoksa 1. hafta sonrası spora başlanabilir.Ama annenin yoğun bir süt üretim ve yeniden yapılanma döneminden geçtiği ve çok yorgun olabileceği düşünüldüğünde ilk haftalar, günde sadece 15 dk..kadar kısa tutulabilir ve sadece karın ve kaça eklemleri ile ilgili egzersizlerle sınırlı tutulmalıdır. Çok güncel olan "Pilates" türü egzersizlerin hafif ve zorlamasız türleri özellikle faydalı olabilir. Buradaki asıl amaç bel ve kalça etrafındaki kasların forma sokulmasıdır. Sezaryen sonrası ise egzersizlere 3. haftanın sonrası başlanılmalı,6.haftanın sonrası aerobik, kalori harcamasını hızlandıracak egzersizlerle desteklenmelidir.

EMZİREN ANNELERE BESLENME AÇISINDAN ÖNERİLERİNİZ NELERDİR?

Dyt: Sefika Aydın: Emziren anneler aşağıdaki önerilerimizi dikkate almalıdırlar.

• Doğumdan sonra bebek emzirilirken gebelik öncesi döneme göre daha fazla sıvı besin alınmalıdır. Emziklilikte su metabolizmasında artış vardır. Alınan su süt salgılanmasıyla, metabolik su ise artan yiyecek alımıyla artmaktadır. Süt miktarının değişmemesi için annenin sıvı alımını arttırmak gerekir. Günlük alınan toplam sıvı miktarı yaklaşık 3000 ml olmalıdır. Bu miktar pratik ölçüler ile 12 su bardağı su, süt, ayran, hoşaf, komposto, limonata, şerbet, meyve suları şeklinde önerilmelidir. Çay, kahve gibi içeceklerin süt verimini azalttığı bilinmektedir

• Kalsiyum yönünden zengin olan süt, yoğurt ve peynir belirtilen miktarlarda düzenli olarak tüketilmelidir.

• Her gün 1 adet yumurta ve 1 porsiyon etli sebze yemeği veya kuru baklagil yenilmelidir.

• Kuru fasulye, nohut, mercimek ve bulgur karışımı yemekleri, portakal, mandalina, domates, maydanoz, yeşil biber, taze soğan gibi C vitamini yönünden zengin sebze ve meyvelerle birlikte tüketilmelidir. Bireysel özelliklere göre gaz yapıcı besinler çıkartılabilir.

• Vitaminlerden zengin sebze ve meyveler diyette her öğün olmalıdır.

• Salam, sosis, sucuk gibi katkı maddesi içeren diğer hazır besinler mümkün olduğu kadar tüketilmemelidir.

• D vitamini besinlerde bulunmaz. Ancak güneş ışınlarının doğrudan cilde yansıması ile sağlanır. Bu nedenle emzikli anne güneşlenmeye özen göstermelidir.

• Yemeklerde mutlaka iyotlu tuz kullanılmalıdır. Doğal besinlerde yeterince alınmayan iyot, ancak iyotlu tuzun kullanılması ile anne sütünden bebeğe geçer.

• Kuru meyveler ve kuru yemişler yoğun enerjileri yanında, demir ve kalsiyum gibi minerallerden de zengindir. Ağırlık kontrolü de yapılarak bu besinler tüketilebilir.

• Kansızlığa neden olduğundan yemeklerle birlikte çay içilmemelidir. Çayı kuşluk, ikindi gibi öğün aralarında, yani yemek yendikten 1-2 saat sonra açık olarak içilmeli, çaylara limon suyu eklenmelidir. İçecek olarak ıhlamur, nane, papatya, kuşburnu gibi bitki çayları tercih edilmelidir.

• Hazır meyve suları, gazoz ve kolalı içecekler yerine taze sıkılmış meyve suları, ayran, limonata tercih edilmelidir.

• Pekmez kan yapıcıdır, şeker boş enerji kaynağıdır. Şeker yerine tatlı olarak pekmez yenmesi kansızlığa karşı alınacak önlemlerden birisidir.